"Enter"a basıp içeriğe geçin

Son çıkış kaçmak üzere…

“Son çıkış” kaçmak üzere…

Bu hafta Bloomberg Businessweek’te yayınlanan yazımın tam metnini buradan da paylaşmak isterim:

 

İyi bir gelecek inşa etmek hala elimizde ama biraz daha zaman kaybedersek yakında çok geç olacak. Hem de yaşamın her alanında… Bu yazının amacı kimseyi korkutmak değil ama günümüz gerçeklerini içselleştiren çözümler için bugün harekete geçmezsek yarın korkmak için bile geç kalacağız. Güncel iki önemli konuya dikkat çekmek istiyorum: bütüncül su yönetimi ve hibrit çalışma çözümleri ile verimli ve ahenkli bir yaşam.

 

2020’ye girerken bu sayfalarda yer alan yazımda “doğru seçimleri yapanları parlak bir gelecek bekliyor” demiştim. Hemen arkasından hayatımıza giren pandemi dönemindeki yazımda da “on yıllık değişim on haftada oldu” diye iddia etmiştim. Şimdi artık net bir şekilde ifade etmem gerekiyor ki Yahya Kemal’in sözleri ile “dönülmez akşamın ufkuna” çok yaklaştık. Ama bu ufuk aslında beraberinde birçok fırsat ve çözümleri de içeriyor. Yeter ki daha geç olmadan artık yeni paradigmaları kabullenip yeni pencerelerden konulara bakabilelim.

Mesela ilk konu, iklim değişimi. Bütüncül su yönetimi kavramını hayata geçiremez isek son haftalarda yaşadığımız su kirliliği, yangın ve sel felaketlerinin önünü almamız mümkün olmayacak. İklim değişimini durdurmak ve geri döndürmek belki mümkün değil, mümkün ise de muhtemel çözümler bütün insanlığın birlikte hareket etmesini gerektiriyor ve insanlık tarihi daha önce hiç böyle bir hizalanma görmemiş. Geçtiğimiz hafta yayınlanın IPCC’nin son raporu zaten nerdeyse hiçbir ülkenin Paris anlaşması hedeflerine uymadığını gözler önüne serdi. Yani iklim değişimi bir gerçek ve suçluyu aramak için çok geç.

 

Yapılması gereken adapte olmak. Bu da ancak bütün beşeri yapılar ve karar mekanizmalarına doğa ile ahenkli yaşam formüllerini entegre ederek mümkün olacak. Mesela idari teşkilat, daha somut olarak yerel idare yapıları. Mevcut bütün vilayet ve belediye yapılanması tarihi ve demografik faktörlerle şekillenmiş durumda. Ancak artık değişen doğa koşulları ve teknoloji ile sorunlara çözüm olmaktan uzak, hatta kendi içinde sorunlar yaratan yapılar olarak karşımıza çıkıyorlar. Yerel idare yapılarının su havzalarını dikkate alarak tekrar tasarlanması gerekiyor. Bütüncül su kaynakları yönetimi kavramı Avrupa Birliği coğrafyasında uygulamaya sokulmuş durumda. İsveç’te 290 belediyeden oluşan idari yönetim üniteleri beş bölgede gruplandırılmış ve her bir havza için tek yetkili su otoritesi kurulmuş. Keza İngiltere benzer bir çalışma ile 3200 belediyenin sunduğu hizmetleri 81’e düşürme sürecinde. AB müktesebatında her üye ülkenin nehir havzası bölgeleri belirlemeleri ve bütün bu havzaların ülkeler arasında uyumlu bir şekilde yönetilmesi yer almakta. Tabii bu çalışmalar sadece yer üstü değil, yer altı su kaynakları da dikkate alınarak yapılmakta. Bunlar belki bundan on yıl önce hayata geçirilmesi zor önerilerdi. Ancak günümüzde elimizde bulunan iletişim ve ulaşım teknolojileri, drone ve uydu tabanlı uygulamalar ile seizmik bulgular sayesinde son derece mümkün. Eğer biz kendimizi doğaya uyumlu hale getirmez isek sonunda bu mücadeleden zararlı çıkacak olan bizler olacağız.

 

İkinci önemli konu ise teknolojinin iş hayatında insan kaynakları yönetiminde etkin kullanımı. Eski alışkanlıklar nedeni ile güçlü bir dirençle ertelenen teknolojik dönüşüm pandemi sayesinde geride bıraktığımız sene içinde hayatımızda iyice yerleşmişti. Ama etkin aşı uygulamaları ile pandeminin günlük hayata etkisi azaldıkça acaba ne ölçüde bu güncel yöntemlere sahip çıkacağız, ya da ne ölçüde eski çalışma alışkanlıklarına geri döneceğiz?

 

Doğru cevap aslında en etkin hibrit çözümleri bulmaktan geçiyor ama eski alışkanlıklar adeta buna bile engel olacak gibi… Oysa küresel işbirliğini arttırmak, iş hayatında ihtiyaç duyulan verimlilik artışını kalıcı kılmak ve yeni teknolojilerden en etkin şekilde faydalanabilmek için sanal ortamda organize olmak, işbirliği içinde üretmek, gelişmek ve çalışmak durumundayız.

 

En sembolik konu acaba bundan sonra nerden çalışacağız? Yine ofislere mi döneceğiz, yoksa evden çıkmaya niyetimiz yok mu? Hadi diyelim evden çıktık, ama illa ofise mi tıkılmamız lazım? Ya da iş hayatının bize sunduğu sosyalleşme imkanlarından, bir ekip içinde yer almanın verdiği tutku paylaşımından pandemi süresince mahrum kaldık deyip koşa koşa ofislere mi gideceğiz ve iş hayatı ile iç içe girmiş sosyal hayatımıza kaldığımız yerden hem de büyük bir iştah ile devam mı edeceğiz?

 

Çözüm sanki biraz ondan biraz bundan, yani hibrit formüller bulmaktan geçiyor. Morgan Stanley CEO’su James Gorman yaz dönemi başında çalışanlarına bir memo göndererek “eğer New York’ta bir restorana gidebiliyorsanız, işe gelmemeniz için bir engel kalmamıştır” diyerek Temmuz ayı itibari ile bütün çalışanlarına ofise dönme emri vermişti. Hatta aşılanmış olma zorunluluğu getirmişti. Bu açıklamanın yapıldığı aynı gün Deloitte bütün çalışanlarına arzu ettikleri sürece istedikleri yerden çalışma özgür tanıyacağını açıklamıştı. O tarihten beri giderek etkinliğini arttıran delta varyantı nedeni şirketlerin öncelikleri ve işe dönüş takvimleri etkilenmiş olsa da asıl temel tartışma aynen devam ediyor. Tabii böyle olunca da kafalar karıştı ve her gün değişik mecralarda bu konuda örnek uygulamalar içeren makaleler yayınlanmaya başladı.

 

Uzaktan çalışanlar uzun çalışıyorlar ama verimsiz çalışıyorlar diye bir iddia ortaya atıldı. Evden çalışanlar terfi alamaz dendi. Kadınlar daha esnek çalışma ortamı istiyor ama kadınların iş hayatında yükselmesi için bunu yapmamaları lazım bile diyen güvenilir otoriteler ve kanaat önderleri tarafından makaleler yayınlandı…

 

Bir yandan da başta ABD ve Çin olmak üzere dünya ekonomisi çok ciddi bir büyüme trendine girdi.  Bunun bir nedeni ertelenmiş talep olsa da diğer bir neden pandemi vesilesi ile (ve hatta öncesinde 2010 küresel finansal kriz döneminden gelen) iyice artan küresel likidite ve tabii ki yeni iş yapış biçimleri ve uzaktan işbirliği imkanı sağlayan teknolojilerin devreye girmesi ile ekonomilerde yaşanan verimlilik artışı… Şimdi önemli soru, bu verimlilik artışını koruyabilecek miyiz, yoksa eski alışkanlıklara heba mı edeceğiz?

 

Bir diğer önemli gelişme ise, daha manşetlere çok yansımasa da, pandeminin etkisi ile iyice kötüleşen akıl ve ruh sağlığı. Özellikle gençler arasında artan depresyon ve intihar oranları, aile içi ve toplumsal şiddet, aktif iş hayatındakiler için de tükenmişlik sendromu (burn-out) sanki önümüzdeki döneme damgasını vuracak diğer gelişmeler.

 

Zihinsen esenlik kavramına bakarsak, biliyoruz ki tükenmişlik sendromu gelişmiş ekonomilerde telafisi zor kayıplara neden oluyor. Toplum sağlığını tehdit ediyor. Tam bu konu ile ilintili mi tartışılmakla beraber daha önce bu sütunlarda ele aldığımız cannabis kullanımı dünya genelinde yavaş yavaş yasal olarak serbest bırakılıyor, en son açıklanan EBBED raporuna göre kullanımı yasak madde bağımlılığı hızla artıyor ve bu konu kapsamlı bir şekilde ele alınmaz ise kendi kendine de çözülmeyecek gibi duruyor. Tükenmişlik olgusunun bireysel olduğu kadar kurumsal ve toplumsal boyutları olduğunu da biliyoruz. Hollanda bilimsel araştırma merkezi TNO’nun küresel finansal kriz sonrası yaptığı kapsamlı araştırmalar sonucunda tükenmişlik şikayetlerinin farklı faktörlerin bir araya gelmesi ve birikmesi ile arttığını gösteriyor.

 

Peki ne yapacağız? Sanırım iki konu ön plana çıkıyor. Bir yandan bütün karar mekanizmalarımıza doğanın sesini duyan hassas sistemler ekleyeceğiz ve toplumun genelinin zihinsel esenliğini ele alan çözümlere yöneleceğiz. Ve bütün bunları hibrit yani hem sanal hem gerçek bir arada yapmayı öğreneceğiz. Demesi kolay, hayata geçirmesi ve en doğru çözümü bulması çok zor iki konu. Ama şurası aşikar: bunu başaramayan toplumları ve kurumları oldukça zorlu bir yakın gelecek bekliyor…