Dr. Rıza Kadılar

Tam olarak nedir sürdürmek istediğimiz?

Tam olarak nedir sürdürmek istediğimiz?

(Bloomberg Businessweek Türkiye Haziran sayısında yayınlanan yazımın tam metnine aşağıda ulaşabilirsiniz:)

 

Sürdürülebilirlik ile ilgili en önemli çelişkiyi bu soru ifade ediyor. Biraz derine inince aslında sürdürmek istediğimizin mevcut yaşam koşullarımız, bize tanıdık gelen doğal yaşam ortamı, bitki örtüsü, canlı topluluğu ve iklim sistemleri olduğunu itiraf edebiliriz. Oysaki yerkürenin döngülerine bakarsak bunların şekillenmesinde insanoğlunun etkisi belki de çok ama çok az olmuş. Dünyamızın değişen koşullarına binlerce yıldır hep adapte olmuş insanoğlu şimdi kendi eli ile yaşam alanlarını yok ettiğini ve mevcut yaşam tarzı ile sadece bir dünyanın yeterli olmayacağını fark ediyor ve sürdürülebilirlik kavramı yarım asrı aşan bir süredir yarattığımız ekolojik felaketlerle beraber büyüyor. Korkarım konuyu ele aldığımız paradigmalarımız değişmediği sürece daha da büyüyecek.

 

Sorun nerde? “Eco” merkezli bir yaklaşım geliştirmek yerine sürekli “ego” merkezli söylemler geliştiriyoruz. Sürdürmek istediğimiz bizim bildiğimiz, tercih ettiğimiz yaşam koşulları olsun diye direttiğimiz sürece çözümü imkansız bir problem yaratıyoruz.

Evet iklim değişikliği kaçınılmaz. Belki gerçekten de nedeni insanoğlu. Atmosfere saldığımız sera gazları, amansız bir şekilde tükettiğimiz ve yerine koyamadığımız doğal kaynaklar, acımasız bir şekilde talan edilen, yaşam alanlarından edilen bitki ve mikro organizmalar dahil hayvan toplulukları belki de bu değişimin asıl nedeni. Belki dememin nedeni, çünkü belki de bizleri aşan çok daha büyük döngüler var. Mesela bir teoriye göre, karbon gazını atmosferde dengeleyen, termostat gazı denilen sülfür uzunca bir süredir yeterince salınmıyor. En büyük sülfür kaynağı yanardağ faaliyetleri ve son yüzyılda yeterince olmadığını gözlemliyoruz. Sülfür salınımı anlamında dünyanın iklimini etkileyecek büyüklükte (VE7 ölçeğinde) en son yanardağ faaliyetinin 1815 Nisan ayında Endonezya’da olduğu ve VE8 şiddetindeki faaliyetin ise en son Yellow Stone’da 640 bin sene önce olduğu düşünülürse belki de yer kürenin döngülerinin insan odaklı olmadığını da savunabiliriz.

 

Öte yandan, “ego” merkezli olmamız kaçınılmaz. Çünkü bu tartışmada asıl olan tabii ki insanoğlunun yerküre üzerindeki varlığının devamı. Yerküre insanoğlu olmadan da milyonlarca yıl var olmuş, büyük bir ihtimalle insanoğlu yok olduktan sonra da daha çok uzun bir süre varlığını sürdürebilir. Yani sürdürülebilirlik kavramını ele alırken en temel gayemizin ne olduğu konusunda daha da dürüst olmamız lazım. “Benden sonra tufan” diye bir yaklaşım var. Tabii ki torunlarımızı düşünüyoruz ama gerçekten önemli kararları alırken masada temsil edilmeyen nesli tükenen canlılar gibi gelecek nesillerin de sesini yeterince duyabiliyor muyuz?

 

“Bir problem onu doğuran düşünce yapısı ile çözülemez” diyor Einstein. Öyle ise günümüzde yaşadığımız doğal felaketleri tetikleyen son iki yüz yılın hakim görüşlerini bir yana bırakarak konuyu ele almalıyız. Batının Kartezyen lineer düşünce kalıpları yerine kadim doğu kültürlerinin holistik, döngüsel, bütüncül kavramlarını modern hayatın gerçeklerine adapte ederek çözüm arayışı belki de ihtiyacımız olan.

 

Bu bağlamda en değerli ilham kaynağımız doğanın kendisi olabilir. Geçtiğimiz haftalarda “işlevsel ormanlar” yaklaşımının en güzel örneklerinden birisini yerinde deneyimlemek için Köyceğiz yöremize konuk oldum. Geçen yaz yanan dağların, o amansız yangınlar nedeni ile kaybettiğimiz orman alanlarının hemen yanı başında biyolojik çeşitlik içinde gelişen bir ümit kaynağı olarak karşıma çıktı. Tarım aslında sürdürülebilirlik anlamında çok çelişkili bir örnek. Monokültür olarak tasarlanan tarım alanları insan katkısı olmaz ise kendi kendine sürdürebilir bir model değil. Gübresi, ilacı, bakımı vesaire, birisi aksar ise birkaç yıl için o tarım alanlarının çölleşmesi kaçınılmaz. Oysaki çayırlar, doğal ormanlar insan müdahalesi olmadan binlerce yıldır kendi döngüleri içinde süregeliyorlar. Öğrendiğime göre yaz aylarında o bölgede toprak üzerinde güneş altında ölçülen sıcaklık 64 dereceye kadar çıkıyormuş. Su döngüsünü bu kadar kötü etkileyen iklim koşulları nedeni böyle bir ortamda tarım yapmaya gayret etmek ürettiğimizden belki de daha fazlasını tüketerek, yani sürekliliği maalesef olmayacak bir çabaya dönüşüyor. Tahminen ülkemizin genelinde tarım alanında yaşanan zorluklara bir örnek diyebiliriz. Peki ya çözüm? Çözüm doğada saklı. Çeşitlilik bizim gözümüze kaotik gelen manzaralar değil, toprak altında bir örgü oluşturan bitki kök faaliyetlerinin uyumu aslında o yaşamı mümkün kılıyor. Uyum içinde birbirini besleyen, birbirinin ihtiyaçlarına cevap veren, gölgesi ile, toprağa kazandırdığı mineraller ile bulunduğu ekosisteme aldığından fazlasını geri kazandıran bir biyolojik çeşitlilik ile yaşam süregeliyor doğada. Peki biz bunu bilinçli ve planlı bir şekilde tasarlayıp doğaya hediye edebilir miyiz? İnsan müdahalesi belki en başta biraz gerekiyor ama su ve yaşam döngüsünde aksaklık yaşayan topraklara bu yaklaşım ile yeniden hayat kazandırmak ve bu çeşitlilik ile uyumlu tarım faaliyeti de gerçekleştirmek mümkün. Gördüklerim beni çok etkiledi. Gayretlerimizi bir araya getirip bu yaklaşımı daha da geniş coğrafyalara ulaştırmak yeni bir gaye olarak belirdi hayatımda.

 

Peki bütün bunlar bizi ne diyor? Ahenk, harmoni ve uyum ön plana çıkan kavramlar. Japon kültüründen ilham almak istersek: Wa (harmoni), Kei (saygı), Sei (saflık) ve Jaku (barış, huzur)… Aslında hiç de zor değil. Biraz çaba, kendimize değil bütüne odaklanmak, parçalara değil, parçalar arasındaki ilişkilere odaklanmak, empati konusunda kendimizi geliştirmek, reflekslerimizi kapsayıcılık odaklı yapmakla bu değişim mümkün olacaktır.

 

Kapsayıcılık (inclusion) küresel boyutta günümüzde en önemli kavramlardan birisi olmuş durumda. Kapsayıcılık aslında günümüzde yaşanan birçok zorluğa panzehir olduğunu söyleyebiliriz. Yani insanlık eğer bugün içine düştüğü zorluklarla baş edebilecekse bu ancak kapsayıcılık sayesinde olacak. Bu da ancak kapsayıcı liderler ve onların vesile olduğu kapsayıcılık kültürü ile mümkün.

 

İnsanlık tarihi boyunca en verimli şekilde organize olan ve mensupları arasında iş birliğini en etkin şekilde hayata geçiren topluluklar daha güçlü ve başarılı olmuş. Bu da ancak birbirine benzeyen, homojen toplumlar yaratarak mümkün olmuş. Ancak biliyoruz ki homojen yapılar değişen koşullar karşısında çok daha kırılgan. Mesela genetik farklılık insan topluluklarını biyolojik ve ekolojik tehditlere karşı daha güçlü kılıyor. Keza cinsiyet, kültür, yaş, coğrafya, akademik disiplinler gibi farklılıklar ve özellikle de değişik perspektiflerin uyum içinde bir arada olduğunda kurumların ekonomik tehditlere karşı daha yılmaz ve dirençli olmalarını sağlıyor. Giderek hızlanan değişim, ekolojik, teknolojik ve jeopolitik tehditler, dijitalleşme gibi unsurlar kurumların ve insan topluluklarının daha geniş bir çeşitlilik sahibi olmalarını bir avantaj olarak öne çıkarıyor. Bu bağlamda çeşitlilik çalışmaları önem kazanıyor. Ancak eğer bu birbirinden farklı özelliklere sahip bireyler uyum içinde bir arada bulunamazsa ortaya çıkan çeşitlilik başarı yerine daha da büyük bir yıkıma neden oluyor. Çözüm kapsayıcılıkta ve kapsayıcı liderlikte.

 

Kapsayıcılık derken bireyin değer verildiğini, sayıldığını, güvende ve güvenilir olduğunu hissettiği, aidiyet duygusunu yaşadığı ve en iyi halini sergileyebildiği ortamları, bunu mümkün kılan bir sosyal ve psikolojik durumu kastediyoruz. Eşitlik ve çeşitlilik gibi kavramlar aslında eylem odaklı olmakla beraber, kapsayıcılık bir duygu aslında. Kapsayıcı bir ortam bireylerde sıcak ve güvene dayalı beşeri ilişkiler, paylaşım, merak, katkıda bulunmak, şeffaflık ve başarabilme dürtüsü uyandırıyor. Kapsayıcı olmak adalet, hakkaniyet, karşılıklı saygı, sorumluluk, değer vermek, iş birliği ve birlikte başarma olgusu üzerinde hayat buluyor.

 

Sadece beşeri boyutta değil, birey anlamında da geçerli bütün bunlar. Konfor alanımızdan çıkıp, hangi yeni deneyimleri hayatımıza dahil edeceğimiz konusunda da kapsayıcılık yardımımıza yetişiyor. Gelişim odaklı, farklı deneyimleri içselleştirebilecek açık görüşlülükte olan bireyler için daha yaşanır bir gelecek mümkün oluyor.

 

Bu bağlamda kendimize sormamız gereken asıl soru, hem birey hem de toplumsal boyutta neyi sürdürebilir kılmak istediğimiz. Ve bu soruya cevap verirken farklılıkları saygı ile kucaklayan, yapıcı diyalog ile uyum içinde bir yaşam tasarlayabilenler torunlarına daha yaşanır bir dünya bırakacaklar. Biz varken de bizden sonra da çok tufanlar olacak, mühim olan bizim onlara nasıl hazırlandığımız ve değişen koşullara bütünsel bir şekilde nasıl daha iyi adapte olabildiğimiz.

 

Peki ya siz neyi sürdürülebilir kılmak istiyorsunuz?

Exit mobile version