Bloomberg Businessweek / Son on yılda iş dünyasında neler oldu…

Ekim 28, 2015  |  FİNANS VE EKONOMİ

Bloomberg 20151025 Bloomberg 4 Bloomberg 4 225 Ekim 2015

Son on yılda gelişmekte olan ülkeler ne mi yaptılar?

Kısa cevap şu: gelişmeye devam ettiler, önümüzdeki on yıl süresince de gelişmeye devam edecekler… Ama mühim olan bu ülkeler hangi yöne, hangi öncelikler doğrultusunda şekillendirdiler bu gelişme sürecini… İşte bu yazıda buna bakacağız…

 

Dergideki ilgili bölümün tümüne erişmek için:

Bloomberg 25 Ekim 2015

Son on yıl, yaşarken bizlere çok önemliymiş gibi gelen olaylarla doluydu. Sub-prime krizinden, Lehmann’ın batmasına, Obama’nın ilk zenci ABD başkanı seçilmesinden Gezi olaylarına, Blackberry ve Nokia’nın telefon cihazı piyasasından yok oluşu ile iPhone’un hayatımıza girişinden Taliban-İŞİD sorunlarına kadar çoğumuzu çok yakından ve derinden etkileyen gelişmeleri beraber yaşadık. Hatta Facebook, YouTube gibi birçok uygulamanın sadece on yaşında olduklarını da unutmamak gerek… Ancak bütün bunların tarih sahnesinde öneminin ne boyutta olacağına gelecek nesiller karar verecekler.

 

Öte yandan bence son on yıla dünya ekonomik düzeni boyutunda damgasını vuran üç çok önemli faktör sayabiliriz.

 

Bu faktörlerden birincisi “shale gas” ve “tigth oil revolution”: Amerika’da başlayıp dünyaya yayılan başta kaya gazı olmak üzere yeni yöntemlerle doğal gaz ve petrol üretiminin son on yılda yeniden tasarlanan günümüz dünya düzenini şekillendiren çok önemli bir olgu olduğunu söyleyebiliriz.  On yıl önce ABD’de günlük 3 milyar küp olan doğal gaz üretimi günümüzde 42 milyar küp seviyesine çıktı. Beş yıl öncesine kadar günlük yarım milyon varil üretim yapan Amerikan “tight oil” kaynakları günümüzde günlük 4.5 milyon varil üretim seviyesine çıktı. Birim enerji fiyatının Amerika’da dünya geneline göre dörtte hatta beşte bir seviyelerine inmesine, Amerika’nın enerji ihraç eden bir ülke olmasına neden olan bu devrim eninde sonunda dünya enerji ve emtia fiyatlarının bu on yıl içinde ulaştıkları zirve seviyesinden günümüzdeki oldukça düşük seviyelere inmesinde müthiş etkili oldu.

 

İkinci önemli faktör ise QE diye isimlendirdiğimiz süreç oldu. Bu süreç Amerikan ekonomisini yeniden canlandırmak üzere başlayıp bütün dünyanın bugüne kadar görülmemiş bir dolar likiditesi içinde yüzer hale gelmesine neden oldu… Son yüzyılda 500 milyar dolar seviyesine bile hiç çıkmamış ABD para arzı bugün 4500 milyar dolar seviyesine çıktı. Yani Amerika benzeri görülmemiş boyutta para bastı. Bu paranın önemli bir bölümü de bütün dünyaya yayıldı…

 

Üçüncü faktör ise bizlerin ülkemizin izlediği politikalar nedeni ile bulunduğumuz yerden çok da fark edemediğimiz, iş dünyasının yeni işletim sistemi diyeceğim düşük karbon ekonomisine geçiş ve küresel şeffaflık – uyum (compliance) süreçleri oldu.

 

Tabii aslında bu süre zarfında özellikle AB ve ABD’de yaşanan ekonomik sıkıntılar bize yeni bir dünya düzeninin başlangıcının da müjdecisi  idi. Ama yeni düzen ilk baştaki beklentilerin aksine üretimin ve ekonomik zenginliğin Uzak Doğu ve emtia üreticisi gelişmekte olan ülkelere  kayması ile şekillenmedi. Evet, her ne kadar güç ve zenginlik bu ülkelere kayıyor gibi olduysa da aslında oyunun kurallarının yine Batı tarafından yeniden çizildiği bir döneme girdik.  BRIC diye ön plana çıkarılan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin başta olmak üzere küresel likidite ve yüksek emtia fiyatlarından faydalanan gelişmekte olan ülkelerde önemli kazanımlar sağlandı. Afrika yeniden dünya haritasında yerini aldı. G7 yerini G20’ye bıraktı.

 

Ama bu arada yepyeni kavramlar karşımıza çıktı: Birincil enerji kaynaklarında kömür kullanımını düşük maliyetli doğal gazı ile ikame eden ABD sera gazı salınımlarını hiç beklenmedik şekilde müthiş oranlarda aşağıya çekince ve zaten bu düşük karbon ekonomisine geçiş konusunda liderliğe soyunan AB hem ikame teknolojiler, hem de yaşadığı ekonomik buhran ile benzer bir düşük salınınım sürecine girince bütün dünya ülkelerinden aynı hassasiyeti bekleyeme başladılar. Bu beraberinde sanayi de büyük bir değişimi tetikledi. Sürdürülebilirlik ve çevresel konular her sektörde süreçleri ve öncelikleri yeniden belirledi. Yani BP’nin, Volgswagen’in başına gelen ne ilk ne de son olacak. Böylece günümüzde karbon salınımı ve sürdürülebilirlik iş dünyasının yeni işletim sistemi haline geldi ve beraberinde sanayi de çok önemli değişim ve gelişimleri tetikledi.

 

Mesela 3D printerların artık fütürist bir söylem olmaktan çıkıp sanayide yerini bulması aslında belki de küresel tedarik zincirlerinin yakın bir gelecekte çok değişeceğini bize söyler oldu. Üretim odaklı gelişme politikası izleyen bütün ülkelerin bence bu stratejilerini gözden geçirme zamanları geldi. Eğer 3D printer teknolojisi biraz daha gelişip de tüketicinin günlük hayatında yerine alırsa gelişmekte olan ülkelerin sanayi üretimi ile sürekli istihdam sağlama stratejileri artık işlevsel olmayabilir.

 

Öte yandan şeffaflık ve uyum adı altında bütün dünyaya hakim olan “compliance” furyası Çin, Brezilya, Fransa, Yunanistan ve hatta Almanya gibi birçok ülkede siyaset ve iş dünyasında radikal sonuçlar doğurdu. Bunun etkisini sadece siyasi hayatta değil, her geçen gün çok daha radikal bir şekilde iş hayatında da görüyor olduk.

 

Ve bu on yıl içinde süpermenler devri bitti. Marvel’i satın alan Walt Disney stüdyoları bile süper kahramanlarının birlikte yer aldığı senaryolarla bezenmiş filmler çekmeye başladı, bu filmlerin ciroları gelmiş geçmiş en yüksek rakamlara ulaştı. Aynı olgu ekonomik boyutta da yerini buldu. AB ve ABD’nin ortak bir ekonomik alan yaratma projesi, özellikle de Asya Pasifik bölgesinde Çin ile ABD’nin bir liderlik yarışına girmesi bütün dünya ülkelerini bir gruplaşmanın parçası olmak yönünde karar almaya hatta tercih kullanmaya zorladı. Bir yanda Asya Pasifik iş birliğinin hayata geçişi, diğer yandan Atlantik’te ABD ile AB arasında hızla gelişen ortak pazar çalışmaları küresel anlamda iş yapış biçimlerini temelden değiştirmeye başladı. İş dünyasında da gelişen standartlar ve tedarik zincirindeki verimlilik artışı şirketlerin tedarikçileri ve müşterileri ile ortak süreçleri hayata geçirmelerine neden oldu. Yani artık tek başınıza güçlü duruş yerine, kimlerle hangi ilkeler doğrultusunda bir arada olduğunuz önem kazandı.

 

Tabii bütün bu olumlu gelişmelerin yaşandığı, teknolojik gelişimin, verimliliğin ve özellikle de finansmana erişimin arttığı süreçte gelişmekte olan ülkeler de bir nevi altın çağ yaşadılar. Dış ticaret fazlası veren emtia zengini ülkeler biriken varlıkları ile önce gelişmiş ülke bonolarını aldılar, arkasından da hem şirket hem de gayrimenkul satın almaları ile Batı dünyasını istila hareketini başlattılar…

 

Ancak bütün bu süre boyunca maalesef gelişmekte olan ülkeler Kore ve Çin gibi birkaç istisna dışında teknolojik gelişme alanında maalesef çok da ileriye gidemediler. Mesela sanayide robot kullanımı yoğunluğu sıralamasında hala dünyada ilk on ülkede gelişmekte olan bir ülke yok. Dünyada satılan sanayi robotlarının yüzde yetmişini sadece beş ülkenin alıyor olduğu gerçeği maalesef son on yılda değişmedi. Alınan patent sayısına bakarsak durum yine farklı değil. Yani her ne kadar ucuz finansman, yüksek büyüme hızı ve yüksek emtia fiyatları sayesinde dış ticaret fazlasından faydalanmış olsa da maalesef bu süre içinde teknolojik ve entellektüel liderlikte, rekabetçi sanayi yapısında maalesef gelişmekte olan ülkeler pek de yol alamadılar..

 

Ancak Çin bir istisna… Sanayi robotlarının yüzde yirmisinin satıldığı, dünyada en çok patent alınan, yenilenebilir enerjide lider, teknolojide başa güreşen bir Çin gerçeği çıktı karşımıza şu son on yılda. Tabii Çin’in gerçeklerini okuyabilmek ve dolayısı ile geleceğini tahmin etmek çok zor ancak son on yılda gelişmekte olan ülkeler içinde en somut kazanımlara imza atan ülke Çin oldu… Pekin olimpiyat oyunlarında kömür ile çalışan elektrik santrallerinin günlük hayata etkisini bütün dünyanın gözü önünde serildiğinden beri Çin sürdürülebilirlik konusunda örnek bir ülke haline geldi. Beş yıl önce yayınlanan “Karbon: Fırsat mı, Tehdit mi?” başlıklı kitabımı hediye ettiğim bir Çin’li bankacı dostum, “bunlar Batı’nın Çin’i durdurmak için yeni oyunları” demişti. Üç yıl sonra tekrar görüştüğümüzde düşük karbon ekonomisine geçiş konusunda o kadar heyecanlı bir konuşma yaptı ki benimle, sanki aynı kişi değildi karşımdaki. Bugün düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinin lideri her ne kadar Avrupa Birliği gibi görünse de gerek güneş gerek rüzgar enerjisi üretiminden, yalıtım teknolojilerine ve hatta günlük hayatta tüketici alışkanlarının değişmesine kadar birçok alanda artık Çin liderliğe soyunan bir ülke oldu.

 

Tabii bir on yıl nedir ki aslında… Bir Çin atasözünde dendiği gibi “Yüzyılda bir gelen bir kuş gagasını keskinleştirmek için onu dağa sürter. Bu kuş bütün dağı aşındırdığında, sonsuzluğun yalnızca bir tek saniyesi geçmiş olacaktır.”

 

Önümüzdeki on yılın geride bıraktığımız senelerden çok daha fazla barış ve refah getirmesi temennisi ile…

 



Yorum yazın